Belki bir açılım, belki bir merak, belki bir sıkıntı, belki bir erinçsizlik, belki bir eksiklik duygusu, belki bir yeni bir coşku, belki bir yeni yol arama, belki bir gelecek, belki bir atılım, belki bir deneme, belki bir heves, belki bir... Bir an, belki bir yalnızlık, belki bir dalgalanma, belki bir onur, belki bir güç denemesi, belki bir yılgınlık, belki bir düş kırıklığı, belki bir sonsuz coşku, belki bir umut, belki umutsuzluk, belki bir tinsel açlık, belki bir doyumsuzluk, belki bir yetersizlik, belki bir yorgunluk, belki bir var oluş, belki de yok oluş, belki bir hiçlik, belki de her şey, belki bir boşluk, belki bir kendini yok edip yeniden buluş, belki bir yaşamak, belki bin sevilik bir sevi, belki bir ölüm ve yeniden dirilmek, belki bir kopukluk, belki bir adım; belki bunlardan da öte, belki de hiç biri... diyerek ayrıldım ülkemden köklerimi bırakarak. Belkisi olmayan bir tek söz yüzünden:
SANAT
Sanatın olduğu hiç bir yerden kopmamak, onun gerçek duygusunun izini yakalamak, yeniden yüzme öğrenmek istercesine okyanusun sularına atlamak yürekliliği. Hiç kimseye hiç bir zaman, hiç bir biçimde boyun eğmeden, insan onurunun yüceliğine leke sürdürmeden, hiç kimseden yardım beklemeden, yapılan yardımların en küçüğüne karşı bile iyilik duygusunu yitirmeden, yalana-dolana başvurmadan, hiç kimseyi hiç bir biçimde incitmeye çalışmadan, aldatmadan, insanlığa kirli gömlek giydirmeden, açılan yaraların dayanılmazlığına bakmadan, ezici dönekliklerin altında yaşam hakkını yitirmeden, ikiyüzlülüklere başvurmadan, yakmadan, yıkmadan, çalmadan, çırpmadan, yanlışları onararak, çirkinlikleri yok etmeye, insanı ve yaşamı güzelleştirmeyi önde tutarak, bencilliklerden kaçarak, yokluklara, acılara, hayınlıklara dayanma gücünü yitirmeyerek, ölümlerden, yok olmalardan, insan yüreğini sevgisiz bırakmadan, savaşlardan yana olmadan, savaşlara ilençler yağdırmak, Yunusun Taptuk Emreye eğri odun taşımaması gibi sanatın kapısından eğri odun geçirmeyerek, sonunda bir melek mi, bir şeytan mı olunacağını bilmeden ben, bir ben olmak istedim. Şu an neyim bilemiyorum...
Bildiğim tek şey:
SANAT!...
Sanatın yüzüne hiç bir lekeyi sürdürmemek, onun gereksinimlerini yerine getirmek, eksiklerini tamamlamak, insana, katkısız en güzel balı sunar gibi yapıtlar sunmak, her türlü tinsel yıkımlarla kafa tutmak, baş kaldırmak, hiç bir ödün vermemek için en olmadık olumsuzlulukları yaşamak, sanatın yüzünü ak etmek için her türlü karanlıkları yarmak, sanata yaklaşanlar bir istediyse bin vermek, insanlığın ve geldiğim yerin yüzünü sanatta kara çıkarmamak, sanatın var olması uğruna o ülkenin görünmezleri içine itilerek yok edilmeye aldırmamak, unutulmuşlukları özlemlerle beslemek, sanatın tinini yok etmek isteyenlerin vereceği zararı umursamadan en olumsuz koşullarda da olsa onlara karşı çıkmak, para, pul; mal dememek, mülk dememek, ev dememek, han dememek, hamam dememek, sanat demek, sanattan yılmamak, ilgisizliklere ve karalamalara karşın sanat adına derin izler bırakmak, yok görmelerde var olmak, hiç bir yardımı esirgemediğin en yakının yıllarca başkaların vermediğin desteği versen de, o ve onun gibileri tarafından alçaklaştırma yoluyla ödüllendirilerek yok edilmeye karşı geriye kalan yarım yamalaklığı tamamlamak, yeniden ayakta durmak, yok edilen resimlerin acısını dağlayıp nerede neyi dağladığını bilememek, başkalarınca da bitmeyen yok edilmelerde hep var olmak, belki de en kanlı ağlamaları içe akıtmak, niçin sorusuna yanıt bulamamak, hak edilmeyen hükümler giydirilse de sanatta kesinti yapmamak, yalnızca sanat olabilmek için; yememek, içmemek, kimi zaman, ancak yaşanırsa sanat yapılacağına karar vermek, elde kalan değerin zaman olduğuna odaklanmak, sanattan geçinmek değil, sanatın senden geçineceği adımları atıp ilerlemek,, içindeki çocukluğu her türlü kötülüklere karşı korumak, o çocukluğu sanatın kaynağı yapmak, insanın bitirilmişliğine karşı çocukluğunu yitirmişlere bir avuntu olmak, her yapıtta yaşamın iğrençleşen yüzünün öne çıkardığı öldürücü kalın mızraklarını yonta, yonta yok etmek, belki de kendini hiç yaşamamak, yaşatmak için yaşamak, var olmak için yok olmayı göze almak, insan onuruna el avuç açtırmayıp ayaklar altına aldırmamak, binlerce yılda varılacak insanın özüne, indirgenebilen en kısa zamanda varabilmek, insana yakışan yüceliğe salt çağdaşlığı yakalamak değil, geleceğin sanatını bugünden yaşayarak bugünü geçmiş zaman kılmak, sanatla birlikte varılan gelecekte zamanı uzatmak, başarmak için 32 yaşında kendi ülkesini bırakıp yaban bir ülkeye gitmek ve sonunda bir kez olsun Başardın!... diyen birini bulmak. Anlaşılan tek şeyin anlaşılmazlığını anlamak, insanlaşabilmek...
Altmış yıllık ömürde işte:
BEN!...
Nerede insan?...
Sevilerde var olmuş,sanatın üstünde insan.
Önüme bir dere koydular, atlayayım diye. Atlayıp düştüğüm yerde arkama baktım, dere yoktu. Dereyi sordum. Dağların arkasında... dediler. Döndüm yine atladım. Dere önümde duruyordu. Oysa ben atladığımda bir yaprağın üstündeki alkımda okyanusları görmüştüm...Sanat insanlaşabilmişlerin başlarında aşklara sunulmuş değeri ölçülemeyen bir taç gibi duruyordu.
Bitmemişlikten, bitirilememişlikten geriye kalan:
BEN, BEN OLMAYI BAŞARABİLDİM Mİ?
İşte bu da bir:
SANAT!...
Sabahattin Şen
Not: Bu açıklama yazı diliyle oluşturulmuş bir görsel sanattır...